| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

blogmedya

NİSYAN'a İSYAN İstiklal Marşı müsameresi... Ayhan Aktar - 27.10.2008 taraf gazetesi Bendeniz klasik Türk müziğini pek severim, özellikle de eski kayıtlara bayılırım. Naçizâne bir taşplak koleksiyonum da vardır. Taşplaklarım içinde en nadide parçalardan birisi Ali Rıfat Çağatay merhumun Acemaşîrân makamında ve Nim Sofyan usulünde bestesi olan İstiklal Marşı’dır (Orfeon Record, 13289). Hânende İbrahim Efendi tarafından plağa okunmuştur. Gelelim, plağın hikâyesine. 1921 yılında TBMM’de yapılan oylama ile Mehmet Akif’in şiiri milli marşımızın güftesi olarak belirlenir ve beste yarışması açılır. Yaklaşık iki yıl sonra, jüri 55 eser arasından Ali Rıfat Bey’in bestesini milli marş olarak seçer. Bu bestenin hem söylenmesi kolay, hem de prozodisi (söz-müzik uyumu) mükemmeldir. Ama Acemaşîrân makamında olduğu için, yeteri kadar ‘Batılı’ ve ‘çağdaş’ olmadığı söylenmektedir. Kolay çalınan, rahat söylenen ve plağı bile yapılmış milli marşımız varken arayışlar devam eder. Nihayet, 1930’da Riyaset-i Cumhur Musıki Heyetinde başkemancı Osman Zeki Üngör’ün bugün de kullanılan bestesi ‘milli marş’ olarak kabul edilir. Bestecinin Çankaya’da Atatürk’ün maiyetinde olması kadar, bugün kullanılan bestenin hayli ağır ve Batılı üslupta bestelenmiş olması tercih sebebi olmuştur. Ama bugün bir milli maça giderseniz, bir ‘İstiklal Marşı curcunası’ yaşarsınız. Kimse bandoya kulak vermez. Numaralı tribün ‘Korkmaaaa sönmez’ derken, açık tribün ‘...lardaaa’ diye devam eder. Derken bir ‘Obe’ patlar, sonra kapalı tribün ‘nimmilletimin’ diye kaptırır. Kısacası, Osman Zeki Bey’in bestesi halkın kulağına o kadar yabancı ve prozodisi o kadar bozuk bir marştır ki, insanın coşkusunu köreltir. Her maça gittiğimde, 12 Eylül hapishanelerinde mahkûmlara ceza olarak neden marş söyletildiğini anlarım. Cuma akşamı Lütfi Kırdar salonunda ‘İstiklal Marşımızın Tarihine Yolculuk’ isimli gösteriye gittim. Keşke gitmez olaydım, çünkü içim karardı. Tekfen Vakfı tarafından finanse edilen gösterinin konusu şu: 1923’deki yarışmaya yollanan 55 besteden 12 tanesinin arşivde notaları bulunmuş. Bu eserler o gece seslendirildi. Böyle bir gösteri öncesi ne düşünürsünüz? Notalar işi bilen bir müzisyene verilecek ve eserler bestelendiği dönemin müzik normları içinde yeniden yorumlanacak sanırsınız, değil mi? Nitekim, İstanbul Belediyesi’nin yaptığı Bestelenen Şiirleri ile Mehmet Akif isimli CD’de Ali Rıfat Çağatay’ın (Acemaşîrân), Ahmet Yektâ Madran’ın (Nihâvend), Muallim İsmail Hakkı’nın (Rast) ve Eyyubi Mustafa Sunar’ın (Rast) İstiklal Marşı besteleri bestelendiği gibi, alaturka olarak yorumlanmıştı. Cuma akşamı ise, önce karşımıza 54 kişilik Tekfen Filarmoni Orkestrası ile TRT İstanbul Gençlik Korosu çıktı. Ayrıca her beste bir ‘değerli’ bestecimizin eline verilmiş, ‘orkestra düzenlemesi’ adı altında besteler tanınmayacak hale gelmişti. Önceden dinlediğim ‘rast’ makamındaki eser, olmuş size bir İtalyan capriccio’su veya bir Schubert lied’i. Prozodi ise tam felaket, profesyonel tenor ve sopranoların bile ne dediği anlaşılmıyor. Ayrıca, her marş arasında iki tiyatrocu müsamere havasında milli mücadeleyi anlatıyorlar. Örneğin, İnönü savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği “düşmanı değil, milletin makûs talihini yendiniz” sözünün geçtiği telgraf okunuyor, salon alkıştan yıkılıyor. Her marş arasında besteciler tanıtılırken, bestelerin alaturka makam özellikleri (makamı ‘rast’ ve usulü ‘nim sofyan’ vb.) hiç belirtilmiyor. Niyet belli! Salondakiler, değişik İstiklal Marşı bestelerinin sanki o gece sunulduğu gibi –çoksesli koro, soprano ve tenor düşünülerek- bestelendiklerini zannetsinler. Müsamerenin sonunda, milli marşımız bugünkü biçimiyle çalındığında ise davetliler ‘Aman, verilmiş sadakamız varmış. Ya tenorların bile söylemekte zorlandıkları bestelerden birini her maçta söylemek zorunda kalsaydık!’ diye rahatlayacaklar. Yani önce eşeği kaybedeceğiz, sonra bulup sevineceğiz. Hesap bu! Müsamere ile âyin arasında kalan bu gösteri bittiğinde ne Tekfen’in harcadığı paralara; ne de düzgün bir iş yapılabilecek iken kaçan fırsata üzüldüm. Sadece, hepsi rahmetli olmuş bestecilere çok acıdım. Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi davranılarak, bu insanların 1921’de yaptıkları besteler ‘kötü-ötesi’ düzenlemelerle çalınmıştı. Bir de işin CD’si hazırlanacak ve bu rezalet ölümsüzlük kazanacaktı. Eğer mirasçılarından izin alınarak bu iş yapıldı ise, yazıklar olsun bu izni veren torunlara... Ama eğer proje için yasal izin alınmadı ise, bu pervâsızlık cezasız kalmamalıdır. KALAN Müzik yöneticisi sevgili Hasan Saltık ile görüştüm: Telif hakkının bestecinin ölümünden 70 yıl sonrasına kadar mirasçılarında olduğunu söyledi. Bestecilerin ölüm tarihlerine baktığımızda ise, sadece İsmail Hakkı Aksoy, İsmail Zühtü Ateş ve Ali Rıfat Çağatay’ın ölümlerinin üzerinden 70 yıl geçmiş. Demek ki diğerleri dava açabilir! Fakat, bu iş sırf dava ile olmaz, holding parasına tamah edip ‘kötü-ötesi’ düzenlemeleri yapan ‘çağdaş’ arkadaşlara bir ders vermeliyiz. Bence, her birinin bir ‘çağdaş müzik’ bestesini seçip, alaturka sazlar için yeniden ‘düzenlemesi’ yapılmalı ve ‘Üsküdar Musıki Cemiyeti’ne de konser verdirmeli. Üsküdarlı müzisyenlerin provalarda baygınlık geçireceklerini biliyorum, ama değmez mi? Açılacak davaların ve projenin finansmanını düşünerek hemen sayısal loto oynadım, bu hafta 5 milyar çıkmadı. Ama haftaya yine oynayacağım, bu sefer Allah Kerim! Diğer Ayhan Aktar Makaleleri: * 20.10.2008 - ‘İyi saatte olsunlar’ rahatsız! * 13.10.2008 - Korkunun imparatorluğu ve kriz * 06.10.2008 - “Uydu Yayını Kardeşliği” üzerine... * 29.09.2008 - Bütün Muhafazakârlar Birleşin! * 22.09.2008 - ‘Sadaka ekonomisi’ ve Deniz Feneri... * 15.09.2008 - Kürt meselesinde ‘utangaç’ politikalar... * 08.09.2008 - Kafalar değişiyor galiba! * 01.09.2008 - Nur ve Muhannad * 25.08.2008 - Futbol ve diplomasi * 11.08.2008 - Rektörlük aile içinde kalsın! * 04.08.2008 - Yanılmışım! * 28.07.2008 - Takke düştü, kel göründü! * 21.07.2008 - II. Meşrutiyet 100 yaşında! * 14.07.2008 - Ergenekon ve medyada temizlik * 07.07.2008 - Madımak Oteli’nde alınan gaz! * Tüm yazıları

blogmedya www.blogmedya.deriz.biz

 
Mar
28
    

 

deniz'lerle mahir'lerle ibrahim'lerle karşı karşıya gelmeyecekler mi?

kendine sosyalgüvenlikçiler eğitimciler 1979... SSK'lı olmak isteyenlerin tepelendiği yıllardı...!!!

"timsah kısmısı yavrusunu yer:timsah gözyaşları" bunun için denmişdir.



 
Mar
28
    
Alemeyn | 28 Mart 2009 15:39 | 0 fav | etiket:  

 

zalim'den mağdur çıkarma toplum mühendisliği işlemeye başladı...

kendilerine sosyalgüvenlik eğitim derneklerini 1979 da kurmuşlar.!!!

03 kasım 2002'dan sonra sosyalgüvenlik reformuna her fırsatta karşı çıktılar!!! savunmadılar.!!!

 

 

"Ne kötüdür o muhtekir kul ki ALLAH fiatlara (piyasada halkın muhtâc olduğu şeylere ) ucuzluk verirse tasalanır, onu pahalılaştırırsa sevinir."

HÂDİS-Î ŞERÎF

 



 
Mar
19
    

 

Mehmet Akif’in kahramanlık destanı Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür

Larda yüzen

Fikret Doğan - 19.03.2009
 

Yanlışı doğru saymak yetmez, bir de yüceltmek gerekir;

aksi takdirde vicdan denen kurum işe karışacaktır ki, bu da pek istenen bir durum değildir, hele de totaliter bakış açısından.

O yüzden faşizm bir yılan gibi gördüğü vicdanın yuvasına, yani egoya saldırır;

çünkü ego sağlam bir kale gibi ayakta durdukça idle süperego

arasında gelişli gidişli bir hat kurmak olanaksızdır. Modern çağın muktedirleri bireyin aklında ve kalbinde kanayan yaranın gizil gücünü etkisiz hale

getirebilmek için adına

“kamu vicdanı”

denen soyut bir kavram icat etmişlerdi; ama faşizmin bu soğuk ve sahte insanlık gösterisine bile tahammülü

yoktur, hedefine ancak bir boşluk yaratarak varacağının bilincindedir çünkü.

Şu soru elzemdir;

12 Eylül’den sonra İstiklal Marşı’nın bir tür besmele haline gelmesini neden çok az insan yadırgadı?

Cinayet ve işkenceyi tek geçerli yöntem sayan bir iktidar aygıtının toplumda açtığı tahribatın büyüklüğüydü bunun nedeni elbette.

Meydanlarda, okul avlularında, statlarda ikide bir hazırola geçen insanlar bir an durup düşünseler, etraflarındaki dünyanın devasa bir şangırtıyla

paramparça olacağını göreceklerdi; ama onları bu işten alıkoyan şey, cam kırıklarının ayaklarına batacağı korkusu değildi, hayır hayır, içlerindeki

boşluktu. Irkçı ve milliyetçi ideolojinin ritüellerle bezeli hamasi gösterileri toplumsal tahakkümü rasyonalize etmekten çok bu boşluğu gizlemeye

yöneliktir. Hem yalanı sahiplenmek için ille de bir maske takmak gerektiğini kim söyledi size? Maske milli suratın ta kendisidir; en az Joker’in sırıtışı

kadar hakikidir.

Travmatik baskı yoluyla egonun devre dışı bırakılması, sağduyu ve vicdanının köküne kibrit suyu dökülmesi demektir. Artık idle süperego, hazla

yasak, vahşilikle uygarlık arasında hiçbir gişede durmadan gelip gitmek mümkündür.

Maçlardan önce söylenen İstiklal Marşı böylesi hamasi bir ritüelin parçasıdır. Ritüel söylenceyi şimdiki ana taşır, onun muhafaza edilmesini sağlar ve

söylencenin kendisi de ritüeli inandırıcı kılar. Arada sırada kendi kendimize milli marş okumanın manasızlığı dile getirilse de, bu itiraz kendisine pek

taraftar toplamaz. Ne de olsa işin ucunda vatan haini damgasını yemek de vardır.



Fakat sanıldığının aksine faşizan kafaların işine gelmektedir bu durum. İstiklal Marşı’nın sözleriyle müziğinin uyumsuzluğu bile bir sorun teşkil etmez.

O yüzden ilkokul sıralarındaki bir çocuğun

“lar”dayı göl veya deniz gibi bir şey sanması çok doğaldır.

Yetişkinlerin de marşın sözlerine kulak

kabarttıkları pek söylenemez.

 

Mehmet Akif’in kahramanlık destanı, Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür;

“diiir o benim” gibi

sözlerin ne anlama geldiğini pek bilen yoktur.

 

Faşizmin değirmenin su taşıyan insanların içindeki boşluk ifadesini bu anlamsızlıkta bulur. Kendileri de

inanmaz söylediklerine, ama inanırmış gibi yaparlar; aksi takdirde bu topraklardan şüheda değil de cesetlerin fışkırdığını kabul etmek zorunda

kalacaklardır.

İdin, yani hayvansı yanımızın, süpergoyu, yani toplumsal kuralları ele geçirmesinin hikâyesidir faşizm.


Diğer Fikret Doğan Makaleleri:




 
Nov
10
    

 

 

Obama yahut Arabın İntikamı!

Ayhan Aktar - 10.11.2008

Barack Obama’nın seçilmesinden sonra gazetelerde “Ay vallahi, bir Obama’mız bile yok!” muhabbeti başladı. Herhalde, ABD’nin kendini yenileme kabiliyeti karşısında bazıları eziklik duygusuna kapılıyor. Gazetesine “Herkes kendi Obama’sını arıyor” manşetini atan Ertuğrul Özkök önemli bir soru sordu: “Bir Türk, açık açık ‘Ben Kürdüm’ diyen birini cumhurbaşkanı seçmek için oy verir mi?” (Hürriyet, 6 kasım). Özkök’ün cevabı da şöyle: “Obama’nın seçim zaferi, dünyada ‘etnik’ veya ‘ırksal’ siyasetin zaferi değil, tam aksine ‘hezimeti’ olmuştur. Eğer Obama, devlet yönetiminde de başarılı olur, bu ‘hezimeti’ ispatlayabilirse, ırkçı ve etnik siyasetlerin tabutuna son çiviyi çakabilir. İşte o zaman, sadece etnik aidiyete dayandırılan; sadece türbana, imam hatip okuluna; sadece ilkel bir milliyetçiliğe indirgenen siyasetler yıkılacak ve yıkılan o duvarların arkasından, şehirlerdeki çirkinliği, pisliği, yollara akan kanalizasyonları, akmayan suları, delik deşik yolları göreceğiz” (Hürriyet, 7 kasım).

Ama mesele hiç Özkök’ün anlattığı gibi değil! Sadece Obama’nın Chicago konuşmasını izlemiş olmak, bu konudaki çarpıtmaları görmeye yeter. ‘Osmanlı Dram Kumpanyası’nda oynanan Shakespeare’in eserlerini tercüme eden Mınakyan Efendi (1839-1920) halka tiyatroyu sevdirmek için oyunları yerelleştirmeye çalışırmış. Örneğin, Othello piyesi Direklerarası’nda “Otello yahut Arabın İntikamı” adıyla sahnelenmiştir. İzninizle ben de Mınakyan Efendi gibi yaparak, Obama deneyimini doğru değerlendirmek için yerelleştirmeye çalışacağım.



Örneğin, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimine Tarık Öztürk isimli bir adayın girdiğini hayal edelim. 1975 Diyarbakır doğumlu olan Tarık, Türkçeyi ilkokulda öğrenmiştir.

1992’de köyü boşaltılmış ve ailesiyle Diyarbakır’a göçmüştür. Berlin’de işçi olan amcasının yanına giden Tarık orada tıp eğitimi almıştır. İyi bir cerrah olan Tarık, önce Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne başhekim olur. Sonra da Diyarbakır’a belediye başkanı seçilir. Tarık Öztürk Kürtlüğünden dolayı hiç eziklik duymayan, Kürtçe konuşan, halay çeken fakat Türkiye’nin değişim arzusunu dile getiren bir liderdir. Seçimi kazanan Tarık Öztürk –yanına türbanlı eşi Fatma ve çocuklarını alarak!- Saracoğlu Stadı’nda konuşma yapar. Tıpkı Obama’nın konuşmasında 106 yaşındaki siyahî Ann Nixon Cooper’i anlatırken yaptığı gibi, şunları söyler:

“Bu seçimde unutulmaz olaylar yaşandı. Fakat bir tanesi var ki beni çok etkiledi. 1916 Erzincan doğumlu Hatice Nine bugün oy kullandı. Babasının kırımdan kurtarıp nikâhladığı Ermeni kızı Anuş’un çocuğuydu. Doğduğu evde gaz lambası bile yoktu. Çocukken Şeyh Sait isyanı patladı, köyü boşaltıldı. Ailesi ile Kütahya’ya sürgüne yollandı. Açlığı ve jandarma baskısını yaşadı. 16 yaşında evlendirildi, 9 çocuk doğurdu. Hiç okula gitmedi: Çünkü yaşadığı yerlerde okul yoktu, ayrıca kızlar okula gönderilmezdi. Okuma yazmayı ilkokula giden oğlundan, Türkçeyi ise sürgünde komşularından öğrendi.”

“Bu gece, Hatice Nine’nin 100 yıl içinde yaşadıklarını düşünüyorum: acı ve umut, mücadele ve ilerleme. Onun gibilerin taleplerine hep “Yasak!” diyenlere karşı, “Hayır! Hakkımızdır” diyen bir azim ve direnç. Hatice Nine 1950’de ilk defa oy kullandı. On yıl sonra elektriği gördü ve radyo ile tanıştı. Şehre göç eden oğulları sayesinde, 60 yaşında ilk kez denizi gördü. İnsanoğlunun aya gitmesine ve çok güçlü sandığı Rusların, İstanbul’da işportacılık yapmalarına şahit oldu.”

“Askerî darbeleri, idam ve işkenceleri yaşadı. Köylerin boşaltılmasına ağladı. Leyla Zana ve arkadaşlarının hapse atılmalarını televizyondan seyretti. Çatışmada ölenlere ağıt yaktı. Kürtçe eğitim için verilen mücadeleyi yüreğinde hissetti. Türklerin ve Kürtlerin barışı yeniden kurmak için verdikleri mücadeleyi gördü. Sonra, ilk defa İzmirli kaymakam kendisine anadilinde “ça wayi başi” (nasılsın?) dediğinde ağlayarak adamın boynuna sarıldı. Hatice Nine bugün oy kullandı.

O ülkemizin nereden gelip, nereye gittiğini iyi biliyor. O’nun hikâyesi, insanlarımızın nelere kâdir olduklarını anlatıyor. Fakat, daha yapılacak çok iş var.

Ve biz yapabiliriz!”

 

 



Obama’nın Chicago konuşmasında 106 yaşındaki siyahî kadının hikâyesinden kalkınarak Amerikan tarihini özetlediği bölümü, Türkiye’ye adapte edersek yukarıdaki gibi bir konuşma çıkar. Şimdi soruyorum: “önemli olan Kürt adayın kişiliği” diyen Özkök, böyle birine oy verir mi? Hiç sanmam!

Gelelim diğer meseleye... Obama’nın zaferi Özkök’ün sandığı gibi ABD’de etnik aidiyet politikalarının hezimetini göstermez! Tam tersine siyahların 1960’lardan itibaren sürdürdüğü ‘vatandaşlık hakları’ mücadelesinin kazanıldığı için öneminin kaybolduğunu gösterir. Beyaz çoğunluk, siyah azınlığın ‘ırk ayrımcılığının son bulması’ ve ‘fırsat eşitliği’ taleplerini kabul etmiştir. 1968’de Martin Luther King öldürüldüğünde yanında olan Jesse Jackson, Obama Chicago’da konuşurken hıçkırarak ağlıyordu. Kolay değil, 40 yıllık mücadele sonucunda siyahî başkan seçilmişti. Geçen yıl Obama, “bugün başkanlık yarışına girme imkânına sahip isem bu Jesse Jackson gibi insanlar sayesinde olmuştur” demişti (Chicago Sun Times, 30. 3. 2007).

Siz Özkök’ün palavralarına kanmayın! ABD’de 1960’larda yaşananlar Türkiye’de ancak şimdi yaşanıyor. Vatandaşlık hakları bakımından, biz onlardan

en az 40 yıl gerideyiz.

Türkler ve Kürtler ‘birlik ve beraberliklerini’ yeni bir anlayışla tazelemeden bizden Obama falan çıkmaz.

Çıkmağa kalkarsa, ona

ilk taşı Ertuğrul Özkök gibiler atacaktır.


İLGİNÇ ZAMANLAR

Ayhan Aktar

 

 



 
Nov
03
    
Alemeyn | 03 Kasım 2008 18:23 | 0 fav | etiket:  

 

Atatürk ve “epigon”ları

Murat Belge - 02.11.2008

Deniz Baykal, Atatürk’ün demokrat olduğunu, oysa Can Dündar’ın filminin onu “diktatör” gibi sunduğunu söylemiş.

Geçenlerde bir vesileyle 1926 İzmir İstiklal Mahkemesi olgusuna değinmiş ve Kâzım Karabekir’i konuşturdukları için Atatürk’ün bu mahkemeye nasıl kızıp azarladığını, mahkeme heyetinin Çeşme’deki binada nasıl pencereden kaçarak gittiğini anlatmıştım. Hem ülkemizdeki “bağımsız yargılama” geleneğinin, hem de Atatürk’ün “demokrat”lığının bir örneğiydi, bu hikâye. Daha pek çokları da anlatılabilir –Dolmabahçe Sarayı’ndaki sofrada, Reşit Galip’in, çağrılan nöbetçi askerlere altı okka ettirilmesi gibi sahneler, örneğin.

Deniz Baykal bunları bilmez mi? Muhtemelen bilir. Bunları değilse de benzerlerini bilir.

Önemli olan bilmek değil, onun gibiler için.

Her toplum sevdiği, teşekkür borçlu olduğuna inandığı, siyasî veya değil, “büyük” saydığı insanları heykellerle anar, kitaplar, biyografiler yazılır. Ama demokratik ülkelerde bu işler ne kurulu bir sistem içinde yapılır, ne de bir sansür çerçevesinde. Türkiye’de Atatürk kültünün benzetilebileceği olgu, daha çok eski Komünist ülkelerde görülen önder kültüdür. Ama bu da, ancak bir dereceye kadar.

Troçki, “Stalinist”lerden söz ederken, “epigon” kelimesini kullanır. Bu Yunanca kelime, kabaca, “taklitçi izleyici” anlamına gelir. Taklit edenin, taklit ettiğiyle aynı düzeyde olamadığını da ima eder. Troçki’ye göre “epigon”, taklit ettiği “idol”ünün belirgin bir özelliğini seçip alır ve bunu abartılı bir biçimde yaşatmaya veya sürdürmeye veya yeniden üretmeye çalışır. Troçki’nin hedef aldığı “Stalinistler” Stalin’i hunharlıkta geçmeye çalışıyorlardı.

Türkiye’de Atatürk, dün de söylediğim gibi, askerî darbelerle, 27 Mayıs’la başlayarak, “kült”leştirildi. Birilerinin “Atatürk ilkeleri”ni çiğniyor olması (hem “ilkeler”, hem de “çiğneme”nin mahiyeti son derece belirsiz olduğu halde) bu darbeleri meşru göstermeye yetiyordu –daha doğrusu, “yettiği” kabul edilen bir ideoloji başarıyla yaratıldı. Gene dün söylediğim gibi, 12 Eylül darbesi bu alanda herkesin önünde gitti.

Komünist ülkelerde gördüğümüz “lider putlaştırması” ile Atatürk arasındaki başlıca fark da burada. Komünist ülkelerde yaşayan ve işlerin başında olan lider putlaştırılıyor. Bunun “pratik-olmayan” bir yanı var: her “lider” böyle bir şeye ihtiyaç duyacağı için, yeni gelen, mecburen, eskisinin heykellerini vb. kaldırtıyor, kendininkileri koyuyor.

Oysa burada, sürecin asıl ağırlıklı kısmı, liderin ölümünden sonra oldu. Hitler heykelini yaptırtmamış, Mussolini yanılmıyorsam yalnız iki tane diktirmişti. Atatürk heykelleri de onun sağlığında dikilmeye başladı ama Stalin heykelleri boyutuna varmadı. Ölümünden sonra bütün resmî kurumlar, kendi çalıştıkları alandan başlayarak, bu sürece katkıda bulundular. Ama en etkili varlık, başından sonuna, Silahlı Kuvvetler’di.

Çünkü “Atatürk” ikonu, Silahlı Kuvvetler’in bu ülkenin siyasî hayatında tuttuğu yerin ve bu yerin genel ideolojide meşrulaştırılmasının aracı haline getirildi.

Baykal, Atatürk’ün çağdaşlarının diktatörler olduğunu söylüyor. Öyleydi. Doğu Avrupa’da Çekoslovakya dışında anti-demokratik, otokratik olmayan ülke yoktu. Ama Türkiye de böyleydi.

Bir fark gözeteceksek, şurada bir fark var. Çevredekilerin çoğu aynı zamanda militaristti. Askerlikle marjinal ilgisi olmuş Hitler, Mussolini, Stalin, hepsi birer üniforma edinmiş, operet generalleri olarak podyuma fırlamışlardı. Son derece başarılı bir asker olan Atatürk ancak manevralarda üniforma giydi.

Ama “demokrat” değildi; olması da galiba pek mümkün değildi. Bunu ben Atatürk’e saldırı silâhı gibi kullanmayı çok geçerli görmüyorum, ama 70 yıl önce ölen Atatürk demokrat olmadığı için bugün hâlâ demokrat olmamayı hiç akıl kârı bulmuyorum.

Troçki’nin “epigon”lar hakkındaki tesbiti oldukça isabetli. “Epigon”, önderin, çok zaman büyük bir kusur olan özelliğini alıp bağrına basar, öncelikle ona sahip çıkar. Bu determinizm, “epigon-üreten” kültürlere içkin bir determinizmdir. Onun için Deniz Baykal’ın –öteki sözlerinin yanı sıra- “Atatürk diktatör değil, demokrattı” sözü yerini buluyor. Deniz Baykal dahi hiç sanmam ki bunun böyle olduğuna inansın, ama “demokrasi işte bu” diyeceği nesnenin özelliklerini iyi biliyor.


Diğer Murat Belge Makaleleri:

 

 

TÜRKİYE'NİN HALLERİ

 

Murat Belge

 



 
Nov
03
    

 

 

Atatürk’ü artık özgür bırakın
 

Atatürk’ü artık özgür bırakın

Taraf - Istanbul - 03.11.2008
 
 

Can Dündar’ın Mustafa filmi Atatürk’ün şahsi evrakına Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Başkanlığı tarafından elkonduğunu bir kez daha gündeme getirdi.

AKTAR’DAN GÜL’E DAVET VAR •

Taraf yazarı Ayhan Aktar, bu vesileyle Cumhurbaşkanı Gül’e çağrı yaptı:

Lütfen Atatürk’ün 70 yıldır ATASE’nin elinde olan arşiv ve hatırasını isteyin.


Yazının devamı AYHAN AKTAR’ın “İLGİNÇ ZAMANLAR” adlı köşesinde...

 

Can Dündar’ın Mustafa filmini izledim. Çıktıktan sonra merhum Büyükelçi Fuat Bayramoğlu’nun anlattığı bir olayı hatırladım. Merhum Bayramoğlu, Cumhurbaşkanı Korutürk’ün (1973-1980) Genel Sekreterliği görevinde iken Hollywood’dan Amerikalı filmciler kendisi ziyaret eder. Atatürk hakkında film yapmak istediklerini söylerler. Saraylarda, tarihî mekânlarda film çekmek ve savaş sahnelerinde ordu birliklerini kullanmak için izin isterler. Atatürk’e çok benzeyen İngiliz aktörü Richard Burton başrolü oynayacaktır. Ünlü aktör, Lord Kinross’un Atatürk biyografisini okumuş ve çok etkilenmiştir. Zaten yapımcıları ikna eden de Burton olmuştur. Senaryo için Kinross’un kitabı esas alınacaktır.

Rahmetli Bayramoğlu, böyle bir filmin Türkiye’nin tanıtımı için önemini kavrar. Gerekli izinlerin alınması için hemen temaslara başlar. Fakat, bir direnç vardır: O güne kadar hiçbir Allahın kulu Atatürk’ü sahnede canlandırmamıştır. Hem siviller; hem de askerler Atatürk filminin çekilmesine “Katiyyen olmaz! O’nun hatırasına saygısızlık olur” diyerek karşı çıkarlar. Rahmetli Bayramoğlu, bana “Azizim, Atatürk’ü tanrılaştırarak onun hatırasına en büyük saygısızlığı biz yapmıştık. Atatürk’ün arkasına saklanarak maalesef onu tabulaştırmışız” demişti. Artık dünya değişti, 1998’de çekilen Kurtuluş dizisinde Atatürk’ü Rutkay Aziz oynamıştı.

Her filmde yönetmenin öne çıkarmak istediği bazı şeyler vardır. Yorumsuz “docu-drama” yapılamaz. Gelelim, Can Dündar’ın Mustafa filmindeki Atatürk yorumuna:

1. Son yıllarda, İslâmcı çevrelerde “küffara karşı” Çanakkale’de vatanı savunan, İzmir’de “gâvurları denize döken” bir Gazi Mustafa Kemal Paşa imajı çizildi. İslâmcılar Çanakkale’ye günlük turlar düzenleyerek “İslâmın Kılıcı Kemal Paşa” imajını pompalıyorlardı. Mustafa’da ise Atatürk’ün İslâmiyete bakışı şöyle: “Askerlerin dinî inancı onları Çanakkale’de ölüme yollarken işe yarıyor!” Filmde TBMM’nin açılışını “mübarek Cuma gününe alan” ve “o gün dayanmak zorunda kaldığı güçlerle, yarın hesaplaşan” kısaca dini araç olarak kullanan bir Atatürk portresi çiziliyor. “İslâmiyetin milli bağları gevşettiği, milli hisleri uyuşturduğuna inanan” Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurarak, iktidarı “gökyüzünden, yeryüzüne indirdiği” vurgulanıyor. Mustafa İslâmcıların oyuncağını ellerinden alıyor!

2. 12 Eylül cuntasının eğitim politikasından anladığı şeyin, “Atatürk’ü balyoz olarak kullanıp gençlerin kafasına vurmak” olduğunu biliyoruz. Artık bu politika da ters tepti: Gençler, “Yeter artık! Sıktınız be!” cevabını veriyorlar. Demokrasi taleplerinin artmasıyla, Tek Parti Dönemi eleştirileri liberal kesimde olduğu kadar, İslâmcılar arasında da rağbette. Mustafa’da ise Atatürk’ün heykellerinin her yere dikildiği, muhalefetin silindiği ve kısaca “Tek Adam” etrafında dönen bir rejim kurulduğu anlatılıyor. Ama aynı zamanda, “Atatürk demokrasiyi oturtamadı, ama alt-yapısını hazırladı” dengesi vurgulanıyor.

3. Mustafa filmiyle, artık “Üstün İnsan Atatürk” imajının dışına çıkıldığını söyleyebiliriz. Zaten bu imajın inandırıcılığı kalmamıştı. Filmde Atatürk, babası erken yaşta ölen bir yetim, Zübeyde Hanım’ın ana kuzusu, çapkınlık yapan ama Latife Hanım’dan ayrılınca “ordular idare ettim; ama bir kadını idare edemedim” diyerek özeleştiri yapan bir erkek olarak yeniden kurgulanıyor. Atatürk’ün günde 15 kahve, üç paket sigara ve her gece bir büyük rakı içen ve yalnızlıktan bunalan bir insan olarak anlatılması bir yandan onun zaaflarını vurgularken, diğer yandan da geçerliğini yitirmiş “Üstün İnsan” imajını siliyor. Filmi birlikte seyrettiğimiz, Siyaset Bilimci Ayşe Kadıoğlu’nun tespiti şöyle: “Özel hayatlar ve insani değerler günümüzde öne çıktı. Artık milli kahramanlar bazı zaafları ile yeniden kurgulanıyor. Böylece toplumda geçerliliği olabilecek bir Atatürk imajı, dönemin beklentilerine göre yeniden üretiliyor.”

Mustafa
filmi hakkında “tabuları yıktı” iddiası da geçersiz. Tabular zaten yıkılmıştı, onları “azgın ulusalcılar” dışında kimse ciddiye almıyordu! Deniz Baykal’ın “film, Ergenekon sürecinin etkisinde kalmış” suçlaması büyük haksızlık! Unutmayalım, Ergenekon soruşturmasına Can Dündar “Heryerekon” demişti (Milliyet, 2 temmuz). Bence, Atatürk’ün imajını yenilediği için “akıllı” Kemalistlerin Can Dündar’ı kutlaması gerekir. Ama nerdeee! Günümüzde, “Kemalizm” ve “akıl” nâdiren yan yana geliyor!

Filmde kullanılan orijinal görüntüler çok iyi! Müzikler de hoş, ama finaldeki “Yalnız Çocuk” aryası bir felaket! Herhalde, bazı Kemalistler hüngürdesinler diye konulmuş. Eksik ve hata yok mu? Tabii ki var: Atatürk’ün İttihatçılığı pas geçiliyor, Enver Paşa ile rekabeti anlatılmıyor. Ayrıca, Serbest Fırka kapatıldıktan sonra Atatürk’ün çıktığı yurt gezisi üç hafta değil, üç ay sürmüştür. Ama bu kadar kusur, Kadı kızında da olur. Bundan sonra, her 10 Kasım’da okul çocukları mecburen Mustafa filmini seyredeceklerdir herhalde...

NOT:
Ölümünden sonra, Atatürk’ün şahsi evrâkına askerler el koymuştur. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın (ATASE) elindeki günlükler, mektuplar, notlar eksiksiz olarak yayınlanmamıştır. Bu düpedüz ayıptır! Mustafa dolayısıyla bazı belgelerin ilk kez ortaya çıktığını Can Dündar günlerdir Milliyet’te ballandırarak anlatıyor. Anlaşılan, ATASE görevini yapmaktan âcizdir! Tek Parti Dönemi üzerine çalışan bir akademisyen olarak, Cumhurbaşkanı Gül’ü göreve davet ediyorum: Lütfen, Atatürk’ün evrâkını Çankaya’daki Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ne geri isteyiniz ve hemen yayına hazırlatınız! ATASE’nin elinde 70 yıldır rehine gibi duran Atatürk evrâkının –ve de hatırâsının(!)- özgürlüğe kavuşmasının vakti gelmiştir artık.


 
Nov
03
    
Alemeyn | 03 Kasım 2008 18:16 | 0 fav | etiket:  

 

 

Can Dündar’ın Mustafa’sı...

Ayhan Aktar - 03.11.2008

Can Dündar’ın Mustafa filmini izledim.

Çıktıktan sonra merhum Büyükelçi Fuat Bayramoğlu’nun anlattığı bir olayı hatırladım.

Merhum Bayramoğlu, Cumhurbaşkanı Korutürk’ün (1973-1980) Genel Sekreterliği görevinde iken Hollywood’dan Amerikalı filmciler kendisi ziyaret

eder.

Atatürk hakkında film yapmak istediklerini söylerler.

Saraylarda, tarihî mekânlarda film çekmek ve savaş sahnelerinde ordu birliklerini

kullanmak için izin isterler.

 

Atatürk’e çok benzeyen İngiliz aktörü Richard Burton başrolü oynayacaktır.

Ünlü aktör, Lord Kinross’un Atatürk

biyografisini okumuş ve çok etkilenmiştir.

Zaten yapımcıları ikna eden de Burton olmuştur.

Senaryo için Kinross’un kitabı esas alınacaktır.



Rahmetli Bayramoğlu, böyle bir filmin Türkiye’nin tanıtımı için önemini kavrar.

Gerekli izinlerin alınması için hemen temaslara başlar. Fakat, bir direnç vardır: O güne kadar hiçbir Allahın kulu Atatürk’ü sahnede canlandırmamıştır.

Hem siviller; hem de askerler Atatürk filminin çekilmesine “Katiyyen olmaz! O’nun hatırasına saygısızlık olur” diyerek karşı çıkarlar.

Rahmetli Bayramoğlu, bana “Azizim, Atatürk’ü tanrılaştırarak onun hatırasına en büyük saygısızlığı biz yapmıştık.

Atatürk’ün arkasına saklanarak

maalesef onu tabulaştırmışız” demişti. Artık dünya değişti, 1998’de çekilen Kurtuluş dizisinde Atatürk’ü Rutkay Aziz oynamıştı.

Her filmde yönetmenin öne çıkarmak istediği bazı şeyler vardır.

Yorumsuz “docu-drama” yapılamaz.

Gelelim, Can Dündar’ın Mustafa filmindeki

Atatürk yorumuna:

1. Son yıllarda, İslâmcı çevrelerde “küffara karşı” Çanakkale’de vatanı savunan, İzmir’de “gâvurları denize döken” bir Gazi Mustafa Kemal Paşa imajı çizildi.

İslâmcılar Çanakkale’ye günlük turlar düzenleyerek “İslâmın Kılıcı Kemal Paşa” imajını pompalıyorlardı. Mustafa’da ise Atatürk’ün İslâmiyete bakışı

şöyle: “Askerlerin dinî inancı onları Çanakkale’de ölüme yollarken işe yarıyor!” Filmde TBMM’nin açılışını “mübarek Cuma gününe alan” ve “o gün

dayanmak zorunda kaldığı güçlerle, yarın hesaplaşan” kısaca dini araç olarak kullanan bir Atatürk portresi çiziliyor. “İslâmiyetin milli bağları

gevşettiği, milli hisleri uyuşturduğuna inanan” Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurarak, iktidarı “gökyüzünden, yeryüzüne indirdiği” vurgulanıyor. Mustafa

İslâmcıların oyuncağını ellerinden alıyor!

2. 12 Eylül cuntasının eğitim politikasından anladığı şeyin, “Atatürk’ü balyoz olarak kullanıp gençlerin kafasına vurmak” olduğunu biliyoruz.

Artık bu

politika da ters tepti: Gençler, “Yeter artık! Sıktınız be!” cevabını veriyorlar. Demokrasi taleplerinin artmasıyla, Tek Parti Dönemi eleştirileri liberal

kesimde olduğu kadar, İslâmcılar arasında da rağbette. Mustafa’da ise Atatürk’ün heykellerinin her yere dikildiği, muhalefetin silindiği ve kısaca

“Tek Adam” etrafında dönen bir rejim kurulduğu anlatılıyor.

Ama aynı zamanda, “Atatürk demokrasiyi oturtamadı, ama alt-yapısını hazırladı” dengesi vurgulanıyor.

3. Mustafa filmiyle, artık “Üstün İnsan Atatürk” imajının dışına çıkıldığını söyleyebiliriz. Zaten bu imajın inandırıcılığı kalmamıştı. Filmde Atatürk,

babası erken yaşta ölen bir yetim, Zübeyde Hanım’ın ana kuzusu, çapkınlık yapan ama Latife Hanım’dan ayrılınca “ordular idare ettim; ama bir

kadını idare edemedim” diyerek özeleştiri yapan bir erkek olarak yeniden kurgulanıyor. Atatürk’ün günde 15 kahve, üç paket sigara ve her gece bir

büyük rakı içen ve yalnızlıktan bunalan bir insan olarak anlatılması bir yandan onun zaaflarını vurgularken, diğer yandan da geçerliğini yitirmiş

“Üstün İnsan” imajını siliyor. Filmi birlikte seyrettiğimiz, Siyaset Bilimci Ayşe Kadıoğlu’nun tespiti şöyle: “Özel hayatlar ve insani değerler günümüzde

öne çıktı. Artık milli kahramanlar bazı zaafları ile yeniden kurgulanıyor. Böylece toplumda geçerliliği olabilecek bir Atatürk imajı, dönemin beklentilerine göre yeniden üretiliyor.”

Mustafa
filmi hakkında “tabuları yıktı” iddiası da geçersiz. Tabular zaten yıkılmıştı, onları “azgın ulusalcılar” dışında kimse ciddiye almıyordu!

Deniz

Baykal’ın “film, Ergenekon sürecinin etkisinde kalmış” suçlaması büyük haksızlık! Unutmayalım, Ergenekon soruşturmasına Can Dündar

“Heryerekon” demişti (Milliyet, 2 temmuz). Bence, Atatürk’ün imajını yenilediği için “akıllı” Kemalistlerin Can Dündar’ı kutlaması gerekir.

Ama nerdeee! Günümüzde, “Kemalizm” ve “akıl” nâdiren yan yana geliyor!

Filmde kullanılan orijinal görüntüler çok iyi! Müzikler de hoş, ama finaldeki “Yalnız Çocuk” aryası bir felaket! Herhalde, bazı Kemalistler

hüngürdesinler diye konulmuş. Eksik ve hata yok mu? Tabii ki var: Atatürk’ün İttihatçılığı pas geçiliyor, Enver Paşa ile rekabeti anlatılmıyor.

Ayrıca, Serbest Fırka kapatıldıktan sonra Atatürk’ün çıktığı yurt gezisi üç hafta değil, üç ay sürmüştür. Ama bu kadar kusur, Kadı kızında da olur.

Bundan sonra, her 10 Kasım’da okul çocukları mecburen Mustafa filmini seyredeceklerdir herhalde...

NOT:
Ölümünden sonra, Atatürk’ün şahsi evrâkına askerler el koymuştur. Üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen, Genelkurmay Askerî Tarih ve

Stratejik Etüt Başkanlığı’nın (ATASE) elindeki günlükler, mektuplar, notlar eksiksiz olarak yayınlanmamıştır.

Bu düpedüz ayıptır!

Mustafa dolayısıyla

bazı belgelerin ilk kez ortaya çıktığını Can Dündar günlerdir Milliyet’te ballandırarak anlatıyor. Anlaşılan, ATASE görevini yapmaktan âcizdir!

Tek Parti Dönemi üzerine çalışan bir akademisyen olarak, Cumhurbaşkanı Gül’ü göreve davet ediyorum: Lütfen, Atatürk’ün evrâkını Çankaya’daki

Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ne geri isteyiniz ve hemen yayına hazırlatınız! ATASE’nin elinde 70 yıldır rehine gibi duran Atatürk evrâkının –ve de

hatırâsının(!)- özgürlüğe kavuşmasının vakti gelmiştir artık.


 

İLGİNÇ ZAMANLAR

 

Ayhan Aktar

 



 
Oct
27
    

HANENDE İBRAHİM EFENDİ Koparan Sinemi Hedjaskar Kurdi Charki hicazkar kurdi şarkı

 



 
Oct
27
    

 

 1921 yılında TBMM’de yapılan oylama ile Mehmet Akif’in şiiri milli marşımızın güftesi olarak belirlenir ve beste yarışması açılır

İstiklal Marşı müsameresi...

Ayhan Aktar - 27.10.2008
    taraf gazetesi

Bendeniz klasik Türk müziğini pek severim, özellikle de eski kayıtlara bayılırım. Naçizâne bir taşplak koleksiyonum da vardır.




Taşplaklarım içinde en nadide parçalardan birisi Ali Rıfat Çağatay merhumun

Acemaşîrân makamında ve Nim Sofyan usulünde bestesi olan İstiklal Marşı’dır (Orfeon Record, 13289).

Hânende İbrahim Efendi tarafından plağa okunmuştur.



 Gelelim, plağın hikâyesine.


1921 yılında TBMM’de yapılan oylama ile Mehmet Akif’in şiiri milli marşımızın güftesi olarak belirlenir ve beste yarışması açılır.


Yaklaşık iki yıl sonra, jüri 55 eser arasından Ali Rıfat Bey’in bestesini milli marş olarak seçer.


Bu bestenin hem söylenmesi kolay, hem de prozodisi (söz-müzik uyumu) mükemmeldir. Ama Acemaşîrân makamında olduğu için, yeteri kadar ‘Batılı’ ve ‘çağdaş’ olmadığı söylenmektedir. Kolay çalınan, rahat söylenen ve plağı bile yapılmış milli marşımız varken arayışlar devam eder.

Nihayet, 1930’da Riyaset-i Cumhur Musıki Heyetinde başkemancı Osman Zeki Üngör’ün bugün de kullanılan bestesi ‘milli marş’ olarak kabul edilir. Bestecinin Çankaya’da Atatürk’ün maiyetinde olması kadar, bugün kullanılan bestenin hayli ağır ve Batılı üslupta bestelenmiş olması tercih sebebi olmuştur. Ama bugün bir milli maça giderseniz, bir ‘İstiklal Marşı curcunası’ yaşarsınız.

Kimse bandoya kulak vermez. Numaralı tribün ‘Korkmaaaa sönmez’ derken, açık tribün ‘...lardaaa’ diye devam eder. Derken bir ‘Obe’ patlar, sonra kapalı tribün ‘nimmilletimin’ diye kaptırır. Kısacası, Osman Zeki Bey’in bestesi halkın kulağına o kadar yabancı ve prozodisi o kadar bozuk bir marştır ki, insanın coşkusunu köreltir.

Her maça gittiğimde, 12 Eylül hapishanelerinde mahkûmlara ceza olarak neden marş söyletildiğini anlarım.

Cuma akşamı Lütfi Kırdar salonunda ‘İstiklal Marşımızın Tarihine Yolculuk’ isimli gösteriye gittim. Keşke gitmez olaydım, çünkü içim karardı. Tekfen Vakfı tarafından finanse edilen gösterinin konusu şu:

1923’deki yarışmaya yollanan 55 besteden 12 tanesinin arşivde notaları bulunmuş.


 Bu eserler o gece seslendirildi.



Böyle bir gösteri öncesi ne düşünürsünüz? Notalar işi bilen bir müzisyene verilecek ve eserler bestelendiği dönemin müzik normları içinde yeniden yorumlanacak sanırsınız, değil mi? Nitekim, İstanbul Belediyesi’nin yaptığı Bestelenen Şiirleri ile Mehmet Akif isimli CD’de Ali Rıfat Çağatay’ın (Acemaşîrân), Ahmet Yektâ Madran’ın (Nihâvend), Muallim İsmail Hakkı’nın (Rast) ve Eyyubi Mustafa Sunar’ın (Rast) İstiklal Marşı besteleri bestelendiği gibi, alaturka olarak yorumlanmıştı.

Cuma akşamı ise, önce karşımıza 54 kişilik Tekfen Filarmoni Orkestrası ile TRT İstanbul Gençlik Korosu çıktı. Ayrıca her beste bir ‘değerli’ bestecimizin eline verilmiş, ‘orkestra düzenlemesi’ adı altında besteler tanınmayacak hale gelmişti. Önceden dinlediğim ‘rast’ makamındaki eser, olmuş size bir İtalyan capriccio’su veya bir Schubert lied’i. Prozodi ise tam felaket, profesyonel tenor ve sopranoların bile ne dediği anlaşılmıyor.

Ayrıca, her marş arasında iki tiyatrocu müsamere havasında milli mücadeleyi anlatıyorlar.


 Örneğin, İnönü savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği “düşmanı değil, milletin makûs talihini yendiniz” sözünün geçtiği telgraf okunuyor, salon alkıştan yıkılıyor. Her marş arasında besteciler tanıtılırken, bestelerin alaturka makam özellikleri (makamı ‘rast’ ve usulü ‘nim sofyan’ vb.) hiç belirtilmiyor. Niyet belli! Salondakiler, değişik İstiklal Marşı bestelerinin sanki o gece sunulduğu gibi –çoksesli koro, soprano ve tenor düşünülerek- bestelendiklerini zannetsinler.

Müsamerenin sonunda, milli marşımız bugünkü biçimiyle çalındığında ise davetliler

 ‘Aman, verilmiş sadakamız varmış.

 Ya tenorların bile söylemekte zorlandıkları bestelerden birini her maçta söylemek zorunda kalsaydık!’ diye rahatlayacaklar.


Yani önce eşeği kaybedeceğiz, sonra bulup sevineceğiz.

 Hesap bu!

Müsamere ile âyin arasında kalan bu gösteri bittiğinde ne Tekfen’in harcadığı paralara; ne de düzgün bir iş yapılabilecek iken kaçan fırsata üzüldüm. Sadece, hepsi rahmetli olmuş bestecilere çok acıdım. Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi davranılarak, bu insanların 1921’de yaptıkları besteler ‘kötü-ötesi’ düzenlemelerle çalınmıştı. Bir de işin CD’si hazırlanacak ve bu rezalet ölümsüzlük kazanacaktı. Eğer mirasçılarından izin alınarak bu iş yapıldı ise, yazıklar olsun bu izni veren torunlara...

Ama eğer proje için yasal izin alınmadı ise, bu pervâsızlık cezasız kalmamalıdır.



KALAN Müzik yöneticisi sevgili Hasan Saltık ile görüştüm:


Telif hakkının bestecinin ölümünden 70 yıl sonrasına kadar mirasçılarında olduğunu söyledi.


Bestecilerin ölüm tarihlerine baktığımızda ise, sadece İsmail Hakkı Aksoy, İsmail Zühtü Ateş ve Ali Rıfat Çağatay’ın ölümlerinin üzerinden 70 yıl geçmiş. Demek ki diğerleri dava açabilir!

Fakat, bu iş sırf dava ile olmaz, holding parasına tamah edip ‘kötü-ötesi’ düzenlemeleri yapan ‘çağdaş’ arkadaşlara bir ders vermeliyiz. Bence, her birinin bir ‘çağdaş müzik’ bestesini seçip, alaturka sazlar için yeniden ‘düzenlemesi’ yapılmalı ve ‘Üsküdar Musıki Cemiyeti’ne de konser verdirmeli.


Üsküdarlı müzisyenlerin provalarda baygınlık geçireceklerini biliyorum, ama değmez mi?


Açılacak davaların ve projenin finansmanını düşünerek hemen sayısal loto oynadım, bu hafta 5 milyar çıkmadı.


 Ama haftaya yine oynayacağım, bu sefer Allah Kerim!

Diğer Ayhan Aktar Makaleleri:

    * 20.10.2008 - ‘İyi saatte olsunlar’ rahatsız!

    * 13.10.2008 - Korkunun imparatorluğu ve kriz

    * 06.10.2008 - “Uydu Yayını Kardeşliği” üzerine...

    * 29.09.2008 - Bütün Muhafazakârlar Birleşin!

    * 22.09.2008 - ‘Sadaka ekonomisi’ ve Deniz Feneri...

    * 15.09.2008 - Kürt meselesinde ‘utangaç’ politikalar...

    * 08.09.2008 - Kafalar değişiyor galiba!

    * 01.09.2008 - Nur ve Muhannad

    * 25.08.2008 - Futbol ve diplomasi

    * 11.08.2008 - Rektörlük aile içinde kalsın!

    * 04.08.2008 - Yanılmışım!

    * 28.07.2008 - Takke düştü, kel göründü!

    * 21.07.2008 - II. Meşrutiyet 100 yaşında!

    * 14.07.2008 - Ergenekon ve medyada temizlik

    * 07.07.2008 - Madımak Oteli’nde alınan gaz!

    * Tüm yazıları

 

Ayhan Aktar - 27.10.2008
    taraf gazetesi