fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

blogmedya

NİSYAN'a İSYAN İstiklal Marşı müsameresi... Ayhan Aktar - 27.10.2008 taraf gazetesi Bendeniz klasik Türk müziğini pek severim, özellikle de eski kayıtlara bayılırım. Naçizâne bir taşplak koleksiyonum da vardır. Taşplaklarım içinde en nadide parçalardan birisi Ali Rıfat Çağatay merhumun Acemaşîrân makamında ve Nim Sofyan usulünde bestesi olan İstiklal Marşı’dır (Orfeon Record, 13289). Hânende İbrahim Efendi tarafından plağa okunmuştur. Gelelim, plağın hikâyesine. 1921 yılında TBMM’de yapılan oylama ile Mehmet Akif’in şiiri milli marşımızın güftesi olarak belirlenir ve beste yarışması açılır. Yaklaşık iki yıl sonra, jüri 55 eser arasından Ali Rıfat Bey’in bestesini milli marş olarak seçer. Bu bestenin hem söylenmesi kolay, hem de prozodisi (söz-müzik uyumu) mükemmeldir. Ama Acemaşîrân makamında olduğu için, yeteri kadar ‘Batılı’ ve ‘çağdaş’ olmadığı söylenmektedir. Kolay çalınan, rahat söylenen ve plağı bile yapılmış milli marşımız varken arayışlar devam eder. Nihayet, 1930’da Riyaset-i Cumhur Musıki Heyetinde başkemancı Osman Zeki Üngör’ün bugün de kullanılan bestesi ‘milli marş’ olarak kabul edilir. Bestecinin Çankaya’da Atatürk’ün maiyetinde olması kadar, bugün kullanılan bestenin hayli ağır ve Batılı üslupta bestelenmiş olması tercih sebebi olmuştur. Ama bugün bir milli maça giderseniz, bir ‘İstiklal Marşı curcunası’ yaşarsınız. Kimse bandoya kulak vermez. Numaralı tribün ‘Korkmaaaa sönmez’ derken, açık tribün ‘...lardaaa’ diye devam eder. Derken bir ‘Obe’ patlar, sonra kapalı tribün ‘nimmilletimin’ diye kaptırır. Kısacası, Osman Zeki Bey’in bestesi halkın kulağına o kadar yabancı ve prozodisi o kadar bozuk bir marştır ki, insanın coşkusunu köreltir. Her maça gittiğimde, 12 Eylül hapishanelerinde mahkûmlara ceza olarak neden marş söyletildiğini anlarım. Cuma akşamı Lütfi Kırdar salonunda ‘İstiklal Marşımızın Tarihine Yolculuk’ isimli gösteriye gittim. Keşke gitmez olaydım, çünkü içim karardı. Tekfen Vakfı tarafından finanse edilen gösterinin konusu şu: 1923’deki yarışmaya yollanan 55 besteden 12 tanesinin arşivde notaları bulunmuş. Bu eserler o gece seslendirildi. Böyle bir gösteri öncesi ne düşünürsünüz? Notalar işi bilen bir müzisyene verilecek ve eserler bestelendiği dönemin müzik normları içinde yeniden yorumlanacak sanırsınız, değil mi? Nitekim, İstanbul Belediyesi’nin yaptığı Bestelenen Şiirleri ile Mehmet Akif isimli CD’de Ali Rıfat Çağatay’ın (Acemaşîrân), Ahmet Yektâ Madran’ın (Nihâvend), Muallim İsmail Hakkı’nın (Rast) ve Eyyubi Mustafa Sunar’ın (Rast) İstiklal Marşı besteleri bestelendiği gibi, alaturka olarak yorumlanmıştı. Cuma akşamı ise, önce karşımıza 54 kişilik Tekfen Filarmoni Orkestrası ile TRT İstanbul Gençlik Korosu çıktı. Ayrıca her beste bir ‘değerli’ bestecimizin eline verilmiş, ‘orkestra düzenlemesi’ adı altında besteler tanınmayacak hale gelmişti. Önceden dinlediğim ‘rast’ makamındaki eser, olmuş size bir İtalyan capriccio’su veya bir Schubert lied’i. Prozodi ise tam felaket, profesyonel tenor ve sopranoların bile ne dediği anlaşılmıyor. Ayrıca, her marş arasında iki tiyatrocu müsamere havasında milli mücadeleyi anlatıyorlar. Örneğin, İnönü savaşı sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği “düşmanı değil, milletin makûs talihini yendiniz” sözünün geçtiği telgraf okunuyor, salon alkıştan yıkılıyor. Her marş arasında besteciler tanıtılırken, bestelerin alaturka makam özellikleri (makamı ‘rast’ ve usulü ‘nim sofyan’ vb.) hiç belirtilmiyor. Niyet belli! Salondakiler, değişik İstiklal Marşı bestelerinin sanki o gece sunulduğu gibi –çoksesli koro, soprano ve tenor düşünülerek- bestelendiklerini zannetsinler. Müsamerenin sonunda, milli marşımız bugünkü biçimiyle çalındığında ise davetliler ‘Aman, verilmiş sadakamız varmış. Ya tenorların bile söylemekte zorlandıkları bestelerden birini her maçta söylemek zorunda kalsaydık!’ diye rahatlayacaklar. Yani önce eşeği kaybedeceğiz, sonra bulup sevineceğiz. Hesap bu! Müsamere ile âyin arasında kalan bu gösteri bittiğinde ne Tekfen’in harcadığı paralara; ne de düzgün bir iş yapılabilecek iken kaçan fırsata üzüldüm. Sadece, hepsi rahmetli olmuş bestecilere çok acıdım. Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi davranılarak, bu insanların 1921’de yaptıkları besteler ‘kötü-ötesi’ düzenlemelerle çalınmıştı. Bir de işin CD’si hazırlanacak ve bu rezalet ölümsüzlük kazanacaktı. Eğer mirasçılarından izin alınarak bu iş yapıldı ise, yazıklar olsun bu izni veren torunlara... Ama eğer proje için yasal izin alınmadı ise, bu pervâsızlık cezasız kalmamalıdır. KALAN Müzik yöneticisi sevgili Hasan Saltık ile görüştüm: Telif hakkının bestecinin ölümünden 70 yıl sonrasına kadar mirasçılarında olduğunu söyledi. Bestecilerin ölüm tarihlerine baktığımızda ise, sadece İsmail Hakkı Aksoy, İsmail Zühtü Ateş ve Ali Rıfat Çağatay’ın ölümlerinin üzerinden 70 yıl geçmiş. Demek ki diğerleri dava açabilir! Fakat, bu iş sırf dava ile olmaz, holding parasına tamah edip ‘kötü-ötesi’ düzenlemeleri yapan ‘çağdaş’ arkadaşlara bir ders vermeliyiz. Bence, her birinin bir ‘çağdaş müzik’ bestesini seçip, alaturka sazlar için yeniden ‘düzenlemesi’ yapılmalı ve ‘Üsküdar Musıki Cemiyeti’ne de konser verdirmeli. Üsküdarlı müzisyenlerin provalarda baygınlık geçireceklerini biliyorum, ama değmez mi? Açılacak davaların ve projenin finansmanını düşünerek hemen sayısal loto oynadım, bu hafta 5 milyar çıkmadı. Ama haftaya yine oynayacağım, bu sefer Allah Kerim! Diğer Ayhan Aktar Makaleleri: * 20.10.2008 - ‘İyi saatte olsunlar’ rahatsız! * 13.10.2008 - Korkunun imparatorluğu ve kriz * 06.10.2008 - “Uydu Yayını Kardeşliği” üzerine... * 29.09.2008 - Bütün Muhafazakârlar Birleşin! * 22.09.2008 - ‘Sadaka ekonomisi’ ve Deniz Feneri... * 15.09.2008 - Kürt meselesinde ‘utangaç’ politikalar... * 08.09.2008 - Kafalar değişiyor galiba! * 01.09.2008 - Nur ve Muhannad * 25.08.2008 - Futbol ve diplomasi * 11.08.2008 - Rektörlük aile içinde kalsın! * 04.08.2008 - Yanılmışım! * 28.07.2008 - Takke düştü, kel göründü! * 21.07.2008 - II. Meşrutiyet 100 yaşında! * 14.07.2008 - Ergenekon ve medyada temizlik * 07.07.2008 - Madımak Oteli’nde alınan gaz! * Tüm yazıları

blogmedya www.blogmedya.deriz.biz

 
Mar
19
    

 

Mehmet Akif’in kahramanlık destanı Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür

Larda yüzen

Fikret Doğan - 19.03.2009
 

Yanlışı doğru saymak yetmez, bir de yüceltmek gerekir;

aksi takdirde vicdan denen kurum işe karışacaktır ki, bu da pek istenen bir durum değildir, hele de totaliter bakış açısından.

O yüzden faşizm bir yılan gibi gördüğü vicdanın yuvasına, yani egoya saldırır;

çünkü ego sağlam bir kale gibi ayakta durdukça idle süperego

arasında gelişli gidişli bir hat kurmak olanaksızdır. Modern çağın muktedirleri bireyin aklında ve kalbinde kanayan yaranın gizil gücünü etkisiz hale

getirebilmek için adına

“kamu vicdanı”

denen soyut bir kavram icat etmişlerdi; ama faşizmin bu soğuk ve sahte insanlık gösterisine bile tahammülü

yoktur, hedefine ancak bir boşluk yaratarak varacağının bilincindedir çünkü.

Şu soru elzemdir;

12 Eylül’den sonra İstiklal Marşı’nın bir tür besmele haline gelmesini neden çok az insan yadırgadı?

Cinayet ve işkenceyi tek geçerli yöntem sayan bir iktidar aygıtının toplumda açtığı tahribatın büyüklüğüydü bunun nedeni elbette.

Meydanlarda, okul avlularında, statlarda ikide bir hazırola geçen insanlar bir an durup düşünseler, etraflarındaki dünyanın devasa bir şangırtıyla

paramparça olacağını göreceklerdi; ama onları bu işten alıkoyan şey, cam kırıklarının ayaklarına batacağı korkusu değildi, hayır hayır, içlerindeki

boşluktu. Irkçı ve milliyetçi ideolojinin ritüellerle bezeli hamasi gösterileri toplumsal tahakkümü rasyonalize etmekten çok bu boşluğu gizlemeye

yöneliktir. Hem yalanı sahiplenmek için ille de bir maske takmak gerektiğini kim söyledi size? Maske milli suratın ta kendisidir; en az Joker’in sırıtışı

kadar hakikidir.

Travmatik baskı yoluyla egonun devre dışı bırakılması, sağduyu ve vicdanının köküne kibrit suyu dökülmesi demektir. Artık idle süperego, hazla

yasak, vahşilikle uygarlık arasında hiçbir gişede durmadan gelip gitmek mümkündür.

Maçlardan önce söylenen İstiklal Marşı böylesi hamasi bir ritüelin parçasıdır. Ritüel söylenceyi şimdiki ana taşır, onun muhafaza edilmesini sağlar ve

söylencenin kendisi de ritüeli inandırıcı kılar. Arada sırada kendi kendimize milli marş okumanın manasızlığı dile getirilse de, bu itiraz kendisine pek

taraftar toplamaz. Ne de olsa işin ucunda vatan haini damgasını yemek de vardır.



Fakat sanıldığının aksine faşizan kafaların işine gelmektedir bu durum. İstiklal Marşı’nın sözleriyle müziğinin uyumsuzluğu bile bir sorun teşkil etmez.

O yüzden ilkokul sıralarındaki bir çocuğun

“lar”dayı göl veya deniz gibi bir şey sanması çok doğaldır.

Yetişkinlerin de marşın sözlerine kulak

kabarttıkları pek söylenemez.

 

Mehmet Akif’in kahramanlık destanı, Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür;

“diiir o benim” gibi

sözlerin ne anlama geldiğini pek bilen yoktur.

 

Faşizmin değirmenin su taşıyan insanların içindeki boşluk ifadesini bu anlamsızlıkta bulur. Kendileri de

inanmaz söylediklerine, ama inanırmış gibi yaparlar; aksi takdirde bu topraklardan şüheda değil de cesetlerin fışkırdığını kabul etmek zorunda

kalacaklardır.

İdin, yani hayvansı yanımızın, süpergoyu, yani toplumsal kuralları ele geçirmesinin hikâyesidir faşizm.


Diğer Fikret Doğan Makaleleri:




"Larda yüzen diiir o benim Mehmet Akif’in kahramanlık destanı Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür" 0 yorum yapılmış