Mehmet Akif’in kahramanlık destanı Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür
Larda yüzen
Yanlışı doğru saymak yetmez, bir de yüceltmek gerekir;
aksi takdirde vicdan denen kurum işe karışacaktır ki, bu da pek istenen bir durum değildir, hele de totaliter bakış açısından.
O yüzden faşizm bir yılan gibi gördüğü vicdanın yuvasına, yani egoya saldırır;
çünkü ego sağlam bir kale gibi ayakta durdukça idle süperego
arasında gelişli gidişli bir hat kurmak olanaksızdır. Modern çağın muktedirleri bireyin aklında ve kalbinde kanayan yaranın gizil gücünü etkisiz hale
getirebilmek için adına
“kamu vicdanı”
denen soyut bir kavram icat etmişlerdi; ama faşizmin bu soğuk ve sahte insanlık gösterisine bile tahammülü
yoktur,
hedefine ancak bir boşluk yaratarak varacağının bilincindedir çünkü.
Şu
soru elzemdir;
12 Eylül’den sonra İstiklal Marşı’nın bir tür besmele haline gelmesini neden çok az insan yadırgadı?
Cinayet ve işkenceyi tek geçerli yöntem sayan bir iktidar aygıtının toplumda açtığı tahribatın büyüklüğüydü bunun nedeni elbette.
Meydanlarda, okul avlularında, statlarda ikide bir hazırola geçen insanlar bir an durup düşünseler, etraflarındaki dünyanın devasa bir şangırtıyla
paramparça olacağını göreceklerdi; ama onları bu işten alıkoyan şey, cam kırıklarının ayaklarına batacağı korkusu değildi, hayır hayır, içlerindeki
boşluktu. Irkçı ve milliyetçi ideolojinin ritüellerle bezeli hamasi gösterileri toplumsal tahakkümü rasyonalize etmekten çok bu boşluğu gizlemeye
yöneliktir. Hem yalanı sahiplenmek için ille de bir maske takmak gerektiğini kim söyledi size? Maske milli suratın ta kendisidir; en az Joker’in sırıtışı
kadar hakikidir.
Travmatik baskı yoluyla
egonun devre dışı bırakılması, sağduyu ve vicdanının köküne kibrit suyu
dökülmesi demektir. Artık idle süperego, hazla
yasak, vahşilikle
uygarlık arasında hiçbir gişede durmadan gelip gitmek mümkündür.
Maçlardan
önce söylenen İstiklal Marşı böylesi hamasi bir ritüelin parçasıdır.
Ritüel söylenceyi şimdiki ana taşır, onun muhafaza edilmesini sağlar ve
söylencenin kendisi de ritüeli inandırıcı kılar. Arada sırada kendi kendimize milli marş okumanın manasızlığı dile getirilse de, bu itiraz kendisine pek
taraftar toplamaz. Ne de olsa işin ucunda vatan haini damgasını yemek de vardır.
Fakat sanıldığının aksine faşizan
kafaların işine gelmektedir bu durum. İstiklal Marşı’nın sözleriyle
müziğinin uyumsuzluğu bile bir sorun teşkil etmez.
O yüzden ilkokul sıralarındaki bir çocuğun
“lar”dayı göl veya deniz gibi bir şey sanması çok doğaldır.
Yetişkinlerin de marşın sözlerine kulak
kabarttıkları pek söylenemez.
Mehmet Akif’in kahramanlık destanı, Osman Zeki’nin bestesinde anlamsız bir metne dönüşmüştür;
“diiir o benim” gibi
sözlerin ne anlama geldiğini pek bilen yoktur.
Faşizmin değirmenin su taşıyan insanların içindeki boşluk ifadesini bu anlamsızlıkta bulur. Kendileri de
inanmaz söylediklerine, ama inanırmış gibi yaparlar; aksi takdirde bu topraklardan şüheda değil de cesetlerin fışkırdığını kabul etmek zorunda
kalacaklardır.
İdin, yani hayvansı yanımızın, süpergoyu, yani toplumsal kuralları ele geçirmesinin hikâyesidir faşizm.
Diğer Fikret Doğan Makaleleri:
- 14.03.2009 - Ah Hamburg, incim benim
- 12.03.2009 - Fener’in halleri
- 05.03.2009 - Notlar ve aforizmalar
- 26.02.2009 - Sokak kemancısı
- 19.02.2009 - Zayıf gözler
- 11.02.2009 - Türkiye Uganda’dır!
- 05.02.2009 - Münferit Abi
- 29.01.2009 - Denge uzmanı
- 23.01.2009 - Nonda’nın garip isteği
- 15.01.2009 - Kanoute’nin tişörtü
- 04.01.2009 - Kör hakemin esrarı
- 03.01.2009 - Kör hakem
- 02.01.2009 - Rüzgâr bizi götürecek
- 24.12.2008 - Özür diliyorum
- 18.12.2008 - Hissi pusula
- Tüm yazıları
ESâS KAYIT indir
